13 Ocak 2016 Çarşamba: Birlik olunsa, kötü günler aşılsa…

Herkesin dileği bu ama, o birliğe bu sözlerle varılır mı?..

Bu sabah evde CNN-Türk’teki Parametre’yi izliyordum. Ekranda Ebru Baki ile Deniz Zeyrek vardı. Programın ilk konusu –doğal olarak- İstanbul’da Sultanahmet’teki terör eylemiydi. İki gazeteci de isabetli değerlendirmeler yaptılar. Zeyrek, terörün boyutlarının çok tehlikeli bir şekilde büyüdüğünü belirtti. Bunun milli bir sorun haline getirilmesinin artık zorunlu olduğunu söyledi. O sorunu çözmek için ülkenin tüm sağduyulu insanlarının ve kuruluşlarının bir araya gelerek bir dayanışma içinde ellerinden geleni yapması gerektiğini söyledi. Öyle bir ortam sağlanırsa yeni bir çözüm sürecinin başlatılabileceğini ifade etti.

Deniz Zeyrek konuşmasının o bölümünü tam bitirmişti ki, tüm haber televizyonlarının sabah programlarında çok sık rastlanan bir gelişme oldu. İki gazetecinin söyleşisi birdenbire kesildi. Ekranı, onların yerine bir iktidar sözcüsünün görüntüsü kapladı. Bu defaki görüntü, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın görüntüsüydü.

Onun da konusu terörle mücadeleydi. Ama terörle mücadele için bir birliktelik oluşturmak yerine, bunun tam tersine sonuçlar verecek sözler söylemeye başladı.

Önce CHP’ye veryansın etti. “CHP Türkiye’nin anamuhalefet partisi mi, başka ülkelerin partisi mi?” dedi. Arkasından hedefini daha da genişletti. Sonradan ajanslara da yansıyan şöyle cümleler kurdu:

“Türkiye’de anamuhalefet partisi lideri ve mensupları başta olmak üzere Meclis’te grubu bulunan işte şu andaki HDP ve bazı Meclis dışı partiler, sivil toplum örgütleri, akademisyenler ve bazı çevrelerin çok net bir şekilde, Türkiye’yle kim ihtilaflıysa onun yanında saf tutmayı bir meziyet zanneden yanlış ve sakat bir anlayış söz konusu…”

Daha sonra, bir gün önce Cumhurbaşkanı’nın da hedef haline getirdiği akademisyenler grubuna yüklendi. Dedi ki:

“Sadece diploma almak veya isminin önünde birtakım sıfatlar bulundurmak ‘aydın’ olarak kişinin nitelendirilmesine yetmez. Bunların ‘aydın sıfatını’ hak etmediklerini düşünüyorum.”

Tabii, hücum ettikleri arasında, HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’a daha fazla yer ayırdı. Onu ve partili arkadaşlarını, “milletvekili dokunulmazlığını suç işleme özgürlüğü gibi kullanmak”la itham etti.

Böylece, Adalet Bakanı olarak savcılara ‘görevleri’ni hatırlatmış oldu.

Daha sonra da basına suçlamalar yöneltti. Başka ülkelerde basının olayları yorumlarken sorumlu davrandığını, Türkiye’de ise tam tersine ‘iktidarı yıpratma’ amacıyla yayın yaptığını öne sürdü. Türkiye’de yapılan bazı yayınların ise ‘terör propagandası’ niteliğinde olduğunu iddia etti.

Özetle: AKP dışındaki partilerin siyasetçileri ve destekleyenleri, bir kısım akademisyenler, bilim adamları, yazarlar, basın mensupları…

Adalet Bakanı, 13 Şubat Çarşamba sabahındaki televizyon hitabesinde hepsini azarladı.

***

Ebru Baki ile Deniz Zeyrek’in –bakanın konuşmasıyla ara verilen- söyleşisine gelince… O söyleşinin devamını, bakanın konuşmasının yayınlanan bölümü bittikten sonra izleyebildik…

Başlangıçta, ülkemizde bir geniş birliktelik içinde yeniden bir barış süreci başlayabileceğini söyleyen Deniz Zeyrek,bakanın o konuşmasını televizyon stüdyosundan izlemişti. Söz hakkını kullanma olanağını yeniden bulur bulmaz konuyu bir cümleyle tamamladı:

“Adalet Bakanı’nın konuşmasını dinledikten sonra, artık benim söylediklerimin hiçbir anlamı kalmadı.”

***

Tabii, bu konuda Cumhurbaşkanı’nın da bir gün önce, yurtdışındaki Türkiye büyükelçilerinin Ankara’daki toplantısında yaptığı konuşma vardı.

Televizyonlar, önceki gün olduğu gibi dün de o konuşmanın belirli bölümlerini tekrar yayınladılar.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın o konuşmadaki temennisi, aslında Zeyrek’inki gibiydi. Sultanahmet’teki terör saldırısı için, “O olayın milletin teröre karşı yekvücut olarak hareket etmesini gerektirdiğini” söylemişti.

Ama o da konuşmasının önemli bir kısmını, 1128 akademisyenin bildirisine yönelik görüşlerine ayırmıştı.

Erdoğan’ın o konudaki sözleri, daha da ilginçti. Kullandığı kelimeler arasında şunlar da vardı:

“Ey aydın müsveddeleri, siz karanlıksınız karanlık…”

“Bunların haddini bilmesi lazım…”

“Bizim için terör örgütü mensupları neyse, onların ağzıyla konuşanlar da aynıdır.”

Erdoğan, konuşmasında, devletin tüm ilgili kurumlarına yönelik bir çağrı da yapmıştı. Diyordu ki:

“Buradan hükümetimize, bakanlıklarımıza, ilgili tüm kurumlarımıza çağrıda bulunuyorum. Bu devlete düşmanlık eden herkes, hiç vakit kaybedilmeksizin en kısa sürede hak ettiği cezaya çarptırılmalıdır.”

Tabii, bu çağrının hedefi çok açık değil: Cezalandırılacak olanlar ‘devletin düşmanları’... Bunların kim olduğunu ‘takdir’ etmek devletin ‘ilgili tüm kurumları’na görev olarak veriliyor…

Ama konuşmanın öteki bölümlerine de bakılınca, o cümlenin kapsamına sokulabilecek olanların sayısının pek az olmadığı görülüyor.

Kısacası: Erdoğan da terör karşısında milletçe, ‘tek yürek, tek vücut olmamız’ gereğinden söz ediyor. Ama milletin hayli geniş kesimlerine güveni tam değil…

Ancak bu konuda olumlu bir gelişmeyi de gözden kaçırmamak gerekir.

Erdoğan, başbakanlığı sırasında Dışişleri mensuplarından söz ederken, onların en azından bir kısmına ağır eleştiriler yöneltmişti. Onlar için ‘monşerler’ sözünü kullanmıştı. Bu defa Dışişleri mensuplarının tümüne güveninin artmış olduğu anlaşılıyor. Konuşmasını bitirirken onlara yönelik hitabı şöyle:

“Dışişleri camiası olarak sergilediğiniz yoğun mesai ve özverili çalışmaları memnuniyetle takip ediyorum. (…) İnşallah hep birlikte Türkiye’yi çok ileri noktalara taşıyacağız.”

Bu, elbette olumlu ve umut verici bir gelişme… Demek ki, iktidardaki devlet adamlarımızın, milletimizin belirli kesimleri hakkındaki olumsuz görüşleri, zaman içinde olumlu hale gelebiliyor.

Darısı, muhalefet partilerimizin mensupları ve yandaşlarıyla birlikte basın mensuplarımızın ve akademisyenlerimizin başına…

You may also like...