Yarasın

Londra’da King’s Cross istasyonu yakınında bir otelde kaldım. Etrafta dolaşırken birdenbire 25 yıl öncesini hatırlatan bir sokakta buluverdim kendimi: Grays Inn Road… Vaktiyle bir çok büyük gazete merkezinin bulunduğu bir sokaktı Grays Inn; şimdi o günleri hatırlatan tek bina bizim Gazeteciler Cemiyeti’nin İngiltere’deki mukabili olan NUJ (National Union of Journalists). NUJ binası önünden geçerken ‘akreditasyon’ sorunu geliverdi aklıma.

Londra’da aklıma takılan ‘gazetecilerin akreditasyonu’ sorununu, dün Yeni Şafak’ın medya sayfasındaki bir haber yeniden düşündürdü bana. Abdullah Öcalan’ın yakalanması sonrasındaki fotoğraflar ve bilgileri Genelkurmay Başkanlığı gazetelere dağıtıyormuş. Ama her gazeteye değil. Kendilerine fotoğraf ve bilgi ulaşmayan gazetelerden arayanlara, Genelkurmayın, “Siz hâlâ akredite değilsiniz, size gönderemeyiz” cevabını verdiğini yazıyordu Yeni Şafak.

Sizin anlayacağınız, gazeteci sayılmak için, Başbakanlık tarafından verilen sarı renkli basın kartı taşımak yetmiyor; Genelkurmayın da o kişiyi ‘akredite’ olmaya lâyık görmesi şart. Aksi halde, bütün gazete ve televizyonlarda yer alan güncel haberlerin bazısından okurlarınızı mahrum etmeniz işten değil.

Türkiye’nin bugünkü şartlarında üzülmek gerekir mi bilmiyorum, ama gerçeği bilmek hakkınız: Ben de Genelkurmayın akredite saymadığı gazetecilerdenim. 28 Şubat öncesinde, Genelkurmay Başkanlığı tarafından düzenlenen bütün faaliyetlere dâvet edilirdim, kısıtlı sayıda meslektaşın çağrıldığı yemeklerde bile bulunduğum oldu geçmişte, Genelkurmay başkanlarıyla bayağı ses getiren mülâkatlar da yaptım; ancak bir süreden beri ‘akreditasyon’ sorununu ben de yaşıyorum.

Bir ara -az kalsın- ‘akredite’ hale geliyordum ama.

Bir gün, gazetenin arşivinde çalışırken, Genelkurmay Genel Sekreterliği’nden arandığımı söylediler. 28 Şubat’ın en hareketli günleriydi. Başta medya olmak üzere ülkedeki resmi ve resmi olmayan kuruluşlara brifingler veriliyor, seçilmiş meslektaşlar il il gezdiriliyordu. Ben de onların gittikleri yerlerden yazdıklarını biraz kıskançlık, biraz da hüzünle okuyordum. Genelkurmaydan telefon böyle bir ortamda geldi işte. Kendisini “Genelkurmay genel sekreter yardımcısı Albay Hüsnü Dağ” olarak tanıtan kişi, kısa ve tok cümlelerle, “Bundan böyle sizi de brifinglere çağıracağız” tebligatında bulundu bana. Şaşırdığımı tahmin edersiniz.

Hüsnü Dağ Albay’ın tebligatına rağmen, ne o günlerde ne de daha sonra, Genelkurmay tarafından bir faaliyete çağrılmadım. Benim gıyabımda verilen ‘akreditasyon’ kararı, belli ki, yine benim gıyabımda geri alınmıştı. Bir ara, 28 Şubat kadrosu yerlerini yeni komutanlara bırakınca, “Genelkurmay akreditasyon uygulamasından vazgeçti” haberi ortalıkta uçuşmuş, sonra ne olduysa haber fos çıkmıştı. Yeni Şafak’a inanırım; demek ki, Apo gibi bütün ülkeyi birleştiren bir konuda bile gazete ayrımı uygulaması sürdürülüyor.

Sonuç getirmeyen o çok kısa sürmüş ‘akredite’ dönemimde, beni telefonla arayan albayın kimliğini çok merak etmiştim. Kurmay Albay Hüsnü Dağ kimdi acaba?

Hüsnü Dağ adına nerede rastladığımı söyleyeyim siz de şaşırın: İlhan E. Darendelioğlu’nun “Türkiye’de Komünist Hareketler” adlı kitabının “Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi” bölümünde, 12 Mart sonrasında yargılanan Doğu Perinçek ve arkadaşları arasında, yanına “Polatlı’da Top. Teğmen” notu düşülmüş olarak yer alıyor Hüsnü Dağ adı (s. 551). 28 Şubat’ın civcivli günlerinde Doğu Perinçek’in ‘Aydınlık’ dergisi ülkede neler olup bittiğini anlamak için mutlaka izlenmesi gereken bir yayın organıydı. Birbiri ardına senaryo ve belge yayımlayan Aydınlık, “Nereden biliyorsun?” diye üzerine gelenlere, “Bize bu bilgileri Genelkurmay veriyor” cevabını yapıştırıyordu.

Arşiv çalışmasında karşıma çıkan bu bilgi çok şaşırtmıştı beni. “Yargılanan teğmen topçu sınıfındandı kitaba göre, acaba genelkurmay genel sekreter yardımcısı da topçu mudur?” diye çok düşündüm sonraları. Adını beni aradığı gün duyduğum Kurmay Albay Hüsnü Dağ hâlâ muvazzaftır sanıyorum, şimdilerde Genelkurmay dışında bir görevi olmalı, adı duyulmuyor çünkü. Zaten ilginçliğini yitirdiği için ben de epeydir Aydınlık okumaktan vazgeçtim.

Genelkurmay’ı gazetecilere akreditasyon uyguladığı için kınıyorum sanmayın, kınamıyorum; tıpkı, üç kuruşluk maddi menfaat sağlayan ‘sarı basın kartı’ uygulamasını sürdüren Başbakanlığı kınamadığım gibi… Meslek kuruluşları yerine resmi yerlerin verdiği kartlar ve akreditasyon ile meslek bağlantısı ispatlanan gazetecilik uygulaması bizim ülkemizdeki medyaya yakışıyor da ayrıca. Sadece Genelkurmayın değil Cumhurbaşkanlığının, Başbakanlığın, hatta parti başkanlarının bile birer akreditasyon listesi var bizde; o listelerde yer almayan gazetecilerle görüşmüyor devletlularımız.

Pek de iyi yapıyorlar. Yarasın.

You may also like...